Kayıt! Kamera! Berlin!: Hasan Ozan Sarıkovanlık ile Sinema Üzerine
Bazı insanlar bir şehre taşınmaz; şehir onların içine taşınır.
Hasan Ozan Sarıkovanlık’ın Berlin’e gelişi tam olarak böyle bir şey. Sekiz ay önce valizine birkaç kıyafetle birlikte daha büyük bir şeyi — kendi derdini arama isteğini — koyup yola çıkmış bir sinemacının hikâyesi bu.
Türkiye’de yıllar boyunca reklam setlerinde çalışmış, kamera arkasının görünmez kalabalığında deneyim kazanmış bir genç yönetmenin; kendi sesini bulmak için başka bir gökyüzünün altında nefes alma çabası.
Ozan’ın hayatı planlı bir göç senaryosu değil; daha çok “Bu yolu merak ediyorum” diyerek atılmış dürüst bir adım. Berlin’in gri sabahlarında, sessiz ara sokaklarında ve evine dönerken yüzüne vuran soğuğunda, kendi hikâyesinin ipuçlarını topluyor.
Merkeze Taşındım: Yeni Adresim, Berlin
Ozan’ın Berlin’i tarif ederken kullandığı kelimelerde ilginç bir denge var:
Yabancılık ve huzur, zorluk ve dinginlik, yalnızlık ve üretkenlik.
“Berlin’e taşındım demiyorum, Berlin’e yerleştim.” diyor. Aradaki fark küçük ama his büyük. Şehrin kültürel çeşitliliği, göçmenlik hissini törpüleyen bir güven sağlıyor.
Ama aynı şehir, gri havası, mesafeli insanları ve her şeyin “çok sessiz” oluşuyla Ozan’ı kendi iç sesine doğru daha çok itiyor. Bu sessizliği ilk başta garip bulmuş; tıpkı bir filmin açılış sahnesinde beklenmedik bir durgunluk gibi. Ama zamanla, bu sessizlik onun çalışma ritmini yeniden kurduğu yer olmuş:
“Gün içinde hiçbir işim olmasa bile bilgisayarı açar, 8-10 saat masanın başında kalırım. Bu benim marangoz dükkânım.”
Sosyal medyayı uzun süre kullanmamasının sebebi de bu: Dikkatini dağıtan hiçbir şey olmasın istiyor. Bu, disiplin değil; kendi tabiriyle “kendine uyguladığı küçük bir faşizm.”
Yeni Üçleme: Berlin-İstanbul-Zoom..
Ozan, senaristliğini yaptığı The Hotel ve yönetmenliğini gerçekleştirdiği The Unknown Killer ile sinemacılık duygusunun tadını Türkiye’de almış. Berlin’e gelir gelmez yeni bir kısa film daha çekmiş: The Praying Man.
“Burada ilk setimdi. Türkiye’de çalışmakla Almanya’da çalışmak arasında dağlar kadar fark var” diyor. Alışık olmadığı bir düzen, farklı bir çalışma etiği, farklı bir hız…
Ama asıl tuhaflık şu: Kurgucu hâlâ İstanbul’da. Son zamanlarda hayatının üçlemesi şu şekilde, Berlin → İstanbul → Zoom.
Her toplantı bir tür dijital telepati. Ozan’ın bu yorumu şöyle:
“Bazen yalnızlıktan ChatGPT’yle bile konuşuyorum.”
Bu cümlede hem mizah hem de bir göçmenin psikolojisi saklı. Yeni bir ülkede, yeni bir dilde, yeni bir yalnızlığın içinde üretmeye devam etmek. Bu, sinemadan çok insanın kendisiyle kurduğu bir mücadele aslında.
Alamancı Sinemacıyım!
“Göçmen misin?” diye soruyorum. Hiç düşünmeden:
“Hayır.Göçmen sinemacıyım.” diye yanıtlıyor sorumu.
Bu bir reddediş değil; tanımı doğru yere koyma çabası.
“Ben buraya keyfimden geldim. Yönetmenliğimi geliştirmek, kendimi keşfetmek için geldim. Göçmenlik bana daha çok bir zorunluluğu çağrıştırıyor. Ben, -burada yaşayan bir yabancıyım- demeyi tercih ediyorum.”
Dil, psikolojiyi şekillendirir. Ozan kendi psikolojisinin sınırlarını kelimelerle çiziyor.
İlhamlar ve Sinemanın Yönü
Türkiye sinemasının büyük isimlerinden etkilenmiş:
Mustafa Altıoklar, Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz, Reha Erdem, Emin Alper…
Ceylan özellikle bir köprü Ozan için. Berlin’de bir sinemacıya Türk sinemasını anlattığınızda karşı taraf zaten ilk onun ismini söylüyor. Bu da insana, “bizim dünyamızdan çıkmış biri ve nerelere varmış” hissi veriyor.
Dünya sinemasında ise Aki Kaurismäki’yi çok seviyor:
“Sinemasını takip ediyorum. Yeni filmi çıkınca ilk gün gidiyorum.”
Ama artık “yönetmen takip etme” dönemini geçtiğini de ekliyor Ozan.
“Filme bakıyorum. Yönetmene değil.”
Bu cümle, kendi sinema yolculuğundaki küçük bir ipucu gibi.
Ustaya Saygı
Sinema yolculuğunda yolları kesişen isimlerden biri de Mustafa Altıoklar.
Ozan, henüz sektöre adım atmadan önce Altıoklar’ın filmlerinin onda bıraktığı etkiyi anlatırken gözleri parlıyor.
Ağır Roman’ın yarattığı atmosfer, hikâye dili ve o dönemde Türk sinemasına getirdiği soluk, Ozan’ın dünyasında iz bırakmış.
”Gençken izlediğin bir yönetmenle yıllar sonra aynı projelerde çalışmak, bu çok tuhaf bir his, Allah herkese nasip etsin” diye belirtiyor.
Bir idolün ekranındaki yolculuktan çıkıp, set ortamında yan yana üretmeye varan bu süreç, onun için sadece profesyonel bir deneyim değil; aynı zamanda sinemanın nasıl nesiller arasında bağ kurduğunun ispatı.
Gişe mi, Sanat mı, Yoksa Artık Bir Orta Yol mu?
Sinema dünyasında klasik bir ayrım vardır: Gişe filmi vs. sanat filmi.
Ama Ozan’a göre bu çizgi artık eridi: “Eskiden kodları çok netti. Artık Cannes’ta bile gişe anlatısı görüyoruz. Sanki iki kavram birbirine karıştı.”
Ama kendi tercihi net:
“Kötü bile olsa, özgün ve deneysel olanı izlemeyi tercih ederim.”
Bütün Derdim, Olmam!
Konuşmanın bir yerinde soruyorum:
“Peki senin derdin ne? Dünyaya ne anlatmak istiyorsun?”
Bir an duruyor. Kendisine sanki ilk kez sorulmuş gibi.
“Derdim var, ama kaynağını bulamıyorum. Bulursam büyük ihtimalle üç hafta köşede oturup ağlarım.”
Bu cümle, belki de Ozan’ın sinemasını oluşturan detaylardan biri. İnsan bazen hikâyesini dışarıdaki dünyada değil; kendi içindeki çatlaklarda bulur.
Gözlem, Empati ve Hikâyenin İnşası
İyi bir yönetmen için en kritik şey gözlemdir. Zeki Demirkubuz’un sokakta insanları izlemesi gibi…Ozan da benzer bir noktaya değiniyor:
“Birinin sigarasını yaktığı an, bir dedikoduda aldığı zevk, bir bakış…Bunlar film yaparken cephaneliğindir. İster not alırsın, ister zihnine atarsın; yazmaya başlayınca kendiliğinden dökülür.”
Bu, sinemanın büyüsü. Hayatın içindeki küçük titreşimleri, başka bir evrene dönüştürmek.
Göçmenliğin Çatışması: Para Kazanmak vs. Üretmek
Berlin’e taşınan her üreticinin bildiği bir ikilem vardır:
Bir yandan hayaller, bir yandan faturalar. Ozan’ın bu dengeyi bulma çabası bu cümlede yatıyor:
“Bir yönetmen olarak yapmak istediklerim başka; geçinmek için yapmak zorunda olduklarım başka. Bu çatışmayı göçmen olunca daha çok hissediyorsun.”
Klip çekmek, yönetmen asistanlığı, ajans iş birlikleri…Hepsi “hayatta kalma paketi.” Ama asıl istediği nedir diye sorduğumda, cevabı çok net:
“Kendi yazdığım filmleri çekmek.”
Genç Yönetmenlere Bir Cümle
Tavsiyenin pek kitabını yazan biri değil Ozan.
Ama konu iki başlıkta birleşiyor:
Film çekmek isteyenlere bir tavsiyesi var, bir de yurtdışına taşınmak isteyenlere.
İlki çok net:
“Bol bol çekin. Telefonla bile çekin. Çektikçe öğreniyorsunuz.”
Bugün pek çok festivalde iPhone’la çekilmiş filmler yarışıyor.
Eşikler düştü, bahaneler azaldı. Ozan’a göre yönetmenliği geliştirmenin başka yolu yok. Üretmek, denemek, yanılmak ve tekrar çekmek.
Ama sinemadan bağımsız, daha geniş bir hayat tavsiyesi de veriyor:
“Yurtdışına gitmek istiyorsanız mutlaka dili önceden çalışın.”
Berlin’e taşınmadan önce altı ay Almanca kursuna gitmiş. “Altı ayda hiçbir şey öğrenmiyorsun ama buraya geldiğinde o altyapı inanılmaz hız kazandırıyor.”
Dil bilmeden başka bir ülkeye taşınmanın yarattığı görünmez duvarları çok iyi bildiğini söylüyor. Bu yüzden, yeni bir hayat kurmanın ilk adımını şöyle özetliyor:
“Dil, yeni bir ülkenin kapısını açmıyor ama o kapının önünde beklerken üşümemeni sağlıyor.”
The Praying Man: Festival Yolculuğunda
Ozan’ın Berlin’de çektiği yeni kısa filmi artık tamamlanmak üzere.
Ses miksajı, renk, kurgu… Sonra festival yolculuğu başlayacak.
Ozan bunu bir “geri dönüş” değil, daha çok yeni bir sayfanın ilk satırı gibi görüyor.
Türkiye’deki deneyiminin üzerine, başka bir ülkede, başka bir Ozan versiyonuyla çekilmiş bir film… Sınırlarda dolaşan ve derinlere girmeye cesaretli bir yönetmen O.
Son Söz: Kendi Kadrajının İçine Doğmak
Ozan’ın hikâyesi henüz set aşamasında diyebiliriz. Ama şimdiden çok şey söylüyor.
Yer değiştirmek bazen bir kaçış değil, bir aydınlanma ihtimalidir. Sessizlik, bazen en yüksek sestir.
Bir yönetmenin derdini bulması yıllar sürebilir; ama o dert, film çekmeye devam ettiği sürece kendini gösterir ve Ozan’ın hikâyesi buradan kadraja giriyor:
Berlin’in gri ışığında, kendi derdinin peşinden yürürken.
Ve kim bilir…
Belki bir gün “Sinemada Hasan Ozan’ın imzası” diyeceğimiz bir motif, bugün masasında duran o bilgisayar ekranında yazılmaya başlamıştır bile.
Röportaj ve Editör: SEÇİL GÖKÇEOĞLU



