Bir Kadın, Bir Şehir ve Bir Mikrofon: Roksan Mandel ile Prag Günleri
Bazı şehirler, insana yalnızca yeni bir adres değil, yeni bir iç dünya kazandırır. Prag, Roksan Mandel için tam da böyle bir şehir.
Bir haritanın rastgele seçilmiş noktası gibi başlayan hikâyesi, bugün onun kimliğinin, müziğinin ve ritminin temeline dönüşmüş durumda.
Tesadüfün Kapısı PRAG’a Çıkıyor
Roksan’ın Prag’a gelişi, planlanmış bir göç değil. Amerika’da okurken Erasmus benzeri bir değişim programına başvurduğunda aslında aklında İspanya vardır. Ama okul, “İspanyolca bilmiyorsun,” deyince kapı başka bir yöne açılır.
Çekya…
“Dilini bile bilmediğim bir ülkeydi,” diyor gülerek. “Ama Prag kulağa güzel gelmişti. O kadar.”
Bir karar, üç ay, sonra uzayan yıllar…
“Buraya üç ay kalırım diye gelmiştim. Şimdi sekizinci yılımdayım.”
Kaderin değil, sezginin seçtiği şehirlerden biridir Prag.
Kafka’nın sözünü hatırlatır: “Prag seni bırakmaz… Bu küçük sevgili annenin keskin pençeleri vardır.”
Ve bazen en doğru başlangıç, en plansız olandır.
İlham Perim Nerdesin?
Roksan, “İlhamı beklersek çok bekleriz,” diyor.
Bu cümlede hem müzisyenin hem insanın bütün emeği saklı.
Onun için yetenek bir “hediye” değil, bir çalışma disiplini.
Çocukken özel dersle başlayan piyano eğitimi, yıllar süren bir sabırla birleşmiş. “Bana hep ‘Ne kadar yetenekli, duyduğunu hemen çalıyor’ derlerdi. Oysa oraya varmak için yıllar verdim. Bu sadece yetenek değil, saatlerce, günlerce, yıllarca verilen emeğin sonucu.”
Türkiye’de büyümenin, yeteneklerin “önce hobi olarak kalmalı” mantığıyla bastırıldığı bir kültürde, o kendi yolunu sabırla açmış. “Psikoloji okumam bana çok şey kattı,” diyor. “Ama asıl gelişim, kendi içime dönüp çalıştığım anlarda oldu. Terapiler, seminerler, okumalar… Hepsi kendimi daha iyi tanımamı sağladı. Ama en önemlisi: konfor alanından çıkmak.”
Bir Şehri Evin Yapmak
“Prag benim evim,” diyor artık. Ama bu cümle kolay kurulmamış.
Uzun süre o kelime ağzına gelmemiş.
“Bir sene kalırım dedim. Sonra pandemi oldu, gidemedim. Sonra ‘Henüz tadını alamadım’ dedim. Sonra ‘Nereye gideceğim ki?’ dedim. Derken kaldım.”
Prag, ilk bakışta soğuk bir şehir gibi görünse de, Roksan tanıdıkça o soğukluğun yüzeyde kaldığını söylüyor. “Çekler ilk başta mesafeliler ama içten içe çok sıcak insanlardır. Onların dünyasına girdiğinizde o sıcaklığı hissediyorsunuz.”
Ama zorluklar az değil.
“Güneş neredeyse hiç yok. Hava hep gri. Meyve-sebze tatsız. Küçük şeyler ama ruh hâlini etkiliyor. Yemeğin bile tadı modumu değiştiriyor. Domatesin bile tadı yok bazen.”
Bu satırları söylerken gülüyor ama, bu küçük ayrıntılar yabancı bir hayatın görünmeyen yüklerini anlatıyor.
Bir de memleket özlemi…
“İlk beş-altı yıl hiç Türk arkadaşım olmadı. Denk gelmedi. Sonra Hatay depremi oldu, bir yardım etkinliği düzenledik, orada Türklerle tanıştım. Şimdi en yakın arkadaşlarım onlar.”
Ama ekliyor: “Sadece Türklerle takılmak da konfor alanında kalmak. Yeni bir kültüre gerçekten karışmak istiyorsan, biraz yalnızlığı göze alman gerekiyor.”
Göçmen Değil, Yolcu
“Göçmen misin?” diye sorulduğunda düşünmeden cevaplıyor:
“Hayır.”
Bu, bir kimlik reddi değil; bir bakış farkı.
“Ben buraya zorunlu gelmedim. Göçmenlik bence daha çok zorunluluktan gelen bir şey. Ben keyfimden geldim. Elimi kolumu sallayarak geldim. Bu bir ayrıcalık, biliyorum.”
Kelimelerin ağırlığına inanıyor. “Dil psikolojiyi etkiler,” diyor. “O yüzden kendimi göçmen değil, burada yaşayan bir yabancı olarak tanımlıyorum. Türküm, evet, ama burada yaşıyorum.”
Belki de asıl mesele, kendini bir yere ait hissetmek değil, kendine ait olmayı öğrenmek.
Sessizliğin Ritmi
İstanbul’un gürültüsünden sonra Prag’ın sessizliği önce onu rahatsız etmiş.
“İlk başlarda korkutucuydu. Hiç araba sesi yoktu. Sessizlik, sanki bir eksiklik gibiydi. Ama zamanla anladım ki sessizlik, huzurun sesiymiş.”
Bugün o sessizlik, müziğinin fonu.
“Burada akşam ondan sonra müzik sesi duyamazsınız. Parti yapamazsın, komşular hemen polisi arar. Ama bu kötü bir şey değil. Herkesin sessizliğine saygı var. O denge bana ilham veriyor. Şehir, ölçülü bir gürültüyle yaşıyor. Bu, yaşanabilir bir tempo.”
İstanbul’un karmaşasından sonra Prag’ın dinginliği, onun melodilerinin de ritmini değiştirmiş.
“Şarkılarımı hep burada yazdım. Binalar, heykeller, taş sokaklar… Yürürken başını kaldırman gerekir burada. Her bina bir hikâye anlatıyor. Şehri gezerken sanki bir müzenin içindesin. İlham zaten seni buluyor.”
Favorim Türkçe Şarkı Söylemek
Roksan, şarkılarını İngilizce ve Türkçe söylüyor. Ama sorulduğunda cevabı net:
“Türkçe. En rahat hissettiğim dil o.”
“Ve bunun bilimsel bir açıklaması da var” diyerek ekliyor: “Doğduğumuz dil, ses tellerimizin alışkanlığını belirliyor. O yüzden Türkçe şarkı söylerken daha rahat hissediyorum. İnsanlar da söylüyor, ‘Türkçe daha başka geliyor’ diye.”
Çekçe şarkı söylemek gibi bir planı yok. “Bana hiç şarkı dili gibi gelmiyor,” diyor. “Ama Çek arkadaşlarım tam tersini söylüyor. Onlara göre Çekçe çok derin, çok şiirsel.”
Belki de her dil, kendi halkının nabzıyla atıyor.
Türkiye ve Sanat Üzerine
Roksan, Türkiye’de profesyonel olarak sahneye çıkmamış ama uzaktan gözlemleri net.
“Türkiye’de sanat biraz hiyerarşik. Biraz da elitist. Sanki sanatla uğraşmak için özel bir çevrede olman gerekirmiş gibi. Prag’da öyle değil. Herkes birbirini destekliyor. Kimse kimseyi ezmiyor. Herkes cesaretlendiriyor.”
Bir fark da seyircide:
“Çek seyircisi aşırı saygılı. Bir performansta çıt çıkmaz. Türk etkinliklerinde ise insanlar sadece bildikleri şarkılarda susuyor, bilmediklerinde kendi aralarında konuşmaya başlıyor. Bu da kültürel bir fark. Burada o farkı çok hissediyorsun.”
Ama Türkiye’ye dair eleştirileri kadar bir övgüsü de var:
“Türkiye daha mükemmeliyetçi. Kalite olarak çıkan işler çok iyi. Ama bu mükemmeliyetçilik bazen hareket etmeyi engelliyor. Çünkü insanlar kusursuz olmadan adım atmak istemiyor.”
Psikoloji ve Müzik Arasında
Roksan, müziğe profesyonel olarak Prag’da yönelmiş ama psikoloji eğitiminin etkisi hâlâ onunla.
“Psikoloji bana farkındalık kazandırdı,” diyor. “Kendimdeki özgüven eksikliğini fark ettim, üzerine çalıştım. Sonra fazla özgüvenin bile sınırlarını sorgulamaya başladım.”
ADHD teşhisi konduğunda 14 yaşındaymış. “O zamanlar çok zordu ama şimdi bir avantaj gibi görüyorum. Çünkü kendimi yıllardır tanımaya ve düzen kurmaya çalışıyorum. Bu da beni çok disiplinli yaptı.”
Freelance bir müzisyen olarak kendi ritmini kurmak kolay değil.
“Sabah kalkmak için ofisin yok. Kendi patronun sensin. O yüzden öz disiplin çok önemli. Ama bazen bütün günü yatakta geçirdiğim de oluyor. Yine de önemli olan devam etmek. Bugün kötü hissediyorsan, yarın tekrar başlayabilirsin. Devamlılık her şeydir.”
Üç Kadın, Bir Ritim= 3KalpTrio
“Üç Kalp Trio” Roksan’ın yeni heyecanı.
Hatay depremi sonrası düzenlenen yardım etkinliğinde tanıştığı iki kadın müzisyenle kurmuş grubu.
“Önce altı kişiydik, olmadı. Sonra biz üçümüz kaldık. ‘Bir deneyelim’ dedik. Şimdi üç vokalli, akustik aranjmanlar yapıyoruz. Türkçe şarkıları harmonik biçimde söylüyoruz.”
Grubun hikâyesi dayanışmanın sesi gibi. Kadınlardan oluşan bir trio; hem Türk müziğini yaşatıyor hem de Prag’daki göçmen topluluğa bir aidiyet sunuyor.
Benim deyimimle, “oradaki Türkler için Türk döneri gibi.”
Roksan gülerek onaylıyor: “Aynen öyle. Hem özlem gideriyoruz hem müzik yapıyoruz.”
Doğaçlamanın Özgürlüğü
Roksan, aynı zamanda doğaçlama müzik atölyeleri düzenliyor.
“Müzik teorisini bir kenara bırakıyoruz,” diyor. “Herkesin içinde doğru nota çalma baskısı var. Ben bu algıyı kırmak istiyorum.”
Katılımcılara verdiği egzersizlerden biri basit ama çarpıcı:
“Enstrümanınızı alın ve sanki onu ilk kez gören bir çocuksunuz. Nasıl çalardınız?”
Bu egzersiz, yalnızca müzikal değil; psikolojik bir dönüşüm de sağlıyor.
“Hatalar bizi rahatsız etmemeye başlıyor. Hata yaptıkça performans artıyor. Çünkü kendini yargılayan sesi susturuyorsun. Aslında hayatta da öyle değil mi? Hataları sevdikçe özgürleşiyoruz.”
Yeni Albüm, PURE MAGIC
Roksan’ın son albümü geçtiğimiz Eylül ayında yayımlandı. Temiz, duru, yer yer melankolik. Gözlerinizi kapatıp albümü dinlediğinizde kendinizi Prag’ta geziyor gibi hissedebilirsiniz.
“Geçen yaz sesimi kaybettim, aylarca çalışıp geri kazandım. O yüzden bu albüm bir direniş,” diyor. Tüm şarkılarını Prag’da yazmış. Şimdi psikoloji yüksek lisansına başlamış. “Bir yandan eğitim, bir yandan konserler, bir yandan yeni şarkılar… Yavaş ama sağlam ilerliyorum.”
Kendine İnananlar İçin
Sözün sonunda gençlere sesleniyor:
“Yanlış yapmaktan korkmayın. Hatalar sizi büyütür. Kafanızın içindeki yargılayan sesi kısın. Kim ne derse desin, siz kendinize inandığınız sürece ilerlersiniz. İnsanların size inanması yetmez; siz kendinize inanmadıkça hiçbir şey olmaz.
Ve en önemlisi, devam edin. Tutarlılık, yetenekten bile önemli.”
Bu cümleler, bir sanatçının değil, bir insanın manifestosu gibi.
Yıllar önce Prag’ı yalnızca “güzel bir isim” diye seçen bir kadının bugün dünyanın ortasında bulduğu sesi hatırlatıyor bize:
İlham beklenmez.
İlham, sessizliğin içinde bile çalışmaya devam edenlerin gelir.
Röportaj ve Editör: SEÇİL GÖKÇEOĞLU



