T&A Talks11/12/2025

T&A TALKS ÖYKÜ APİ

Bağlarla Kurulan Sihirli Köprü- Öykü Api ile Yeni Dünyalara Yolculuk

Çoğu hikâyeler, haritada bir noktadan diğerine gidilen fiziksel bir yer değiştirmeyle başlar sanırız. Oysa asıl göç, insanın kendi içinde, kimliğinin katmanları arasında yaptığı yolculuktur. Öykü Api’nin hikâyesi de tam olarak böyle bir zemine oturuyor. İstanbul’un kaotik griliğinden Dubai’nin fütüristik sarısına uzanan, Hukuk Fakültesi sıralarından Global İnsan Kaynakları ofislerine evrilen bir dönüşüm senaryosu bu.

Burası Triada evreni. Ve Öykü, elinde kahvesi, hazırlıksız ama bir o kadar da yaşanmışlıkla dolu heybesiyle karşımda duruyor. “Hiçbir şey hazırlamadım, akışında gidelim” deyişindeki o samimiyet, aslında hayatını yönetirken takındığı tavrın da bir özeti gibi: Planlı bir kaçış değil, meraklı bir varış.

İki Şehrin Sentezinden Küresel “API”ye

Öykü’nün hikâyesi, yalnızca coğrafyalar arasında değil, aynı zamanda iki farklı kültürel kod arasında kurulan hassas bir denge üzerine kurulu. Onun mayası, Dubai’nin gökdelenlerine uzanmadan çok önce, Türkiye’deki zengin ve tezatlarla dolu köklerinde saklı.

Gaziantep’te başlayan bu yaşamda, bir yanda geleneksel ve kuralcı kodlara sahip, sıcak yüzlü bir baba figürü; diğer yanda ise yedi kuşaktır İstanbullu, modern ve sorgulayan bir anne yer alıyor. Öykü, bu iki farklı dünyanın, iki farklı Türkiye’nin ortasında büyüdü. Bu durum, onun için bir çatışma değil, aksine hayatının ilk büyük öğretmeni oldu: Doğruların birden fazla biçimi olabileceğini çocuk yaşta öğrendi.

Bu çift yönlü bakış açısı, onu çok erken yaşta bir müzakereciye dönüştürdü. Farklı doğrulara sahip insanların nasıl bir arada var olabileceğini, farklı dillerin aynı duyguda nasıl buluşabildiğini o evde deneyimledi. İki dünyanın arasında denge kurarken geliştirdiği empati kasları, müzakere becerisi ve perspektif genişliği; bugün dünyanın en kozmopolit şehirlerinde dahi onlarca farklı milletten insanı yönetebilmesinin temelini attı. Öykü’nün “İki pencereyi de görebilmek kıymetli” deyişi, kariyerindeki başarının da anahtarı.

Cübbemi Çıkartıyorum

Sonrasında rotasını İstanbul’a çeviren Öykü, hukuk eğitimine tamamen bir tesadüfle başladı. Yüksek puanların alışıldık kaderiyle; istenen değil, uygun görülen bölüme yönlendirilmişti. Mezuniyetinin ardından yaklaşık 15 yıl süren hukuk kariyeri, kağıt üzerinde kusursuzdu: iyi şirketler, yönetilen ekipler, konforlu bir hayat düzeni…

Ancak bu konfor, içsel tatmini beslemiyordu. “İz bırakmak benim için çok önemli,” diyen Öykü, o izin bir köşe ofiste sözleşme yazarak oluşmayacağını fark etti. Bu derin içsel farkındalık, yıllar sonra vereceği en büyük kararlardan birinin habercisiydi.

Avukatlıkta savunulacak soğuk dosyalar varken, Öykü burada anlaşılacak insanları ve onların karmaşık dünyasını seçti. Hukukun keskin sınırlarından, hayatın esnek ve derin izlerine doğru attığı bu adım, bugünkü mesleki kimliğinin temelini oluşturdu.

Bugün üstlendiği roller – hukuk, insan kaynakları, koçluk, çeşitlilik, konuşmacılık, yazarlık – hepsi, çocuk yaşta gelişen o uzlaşmacı zihin kasının bir uzantısı. O, kültürler, hikâyeler ve insanlar arasında bağlantı kuran bir “connector”.

Hatta, kendi soyadında bile gizli bir metafor var: Api. Teknoloji dünyasında iki sistem arasında bağlantı kuran mekanizmayı ifade eden API gibi, Öykü de hayatta farklı kutupları birleştiren bir köprü görevi görüyor.

Bazen kader, insanın soyadını bile önceden seçiyor.

İki Bavul Bir Oğul

2016 yılı, Öykü’nün hayatını öncesi ve sonrası olarak ikiye bölen bir kırılma anını getiriyor. Oğlu dokuz yaşındayken, ikisi birlikte uzun zamandır hayalini kurdukları “küçük bir dünya turu”na çıkıyorlar.

Yeni Zelanda’dan Arjantin’e geçtikleri gün, o kader anı beliriyor. Arjantinli pasaport görevlisinin sesi hâlâ kulaklarında: “Pasaport kontrolünden geçtikten sonra lütfen ailenizi arayın.”

Öykü, bazen insanın kaderiyle tek bir cümlenin arasında kaldığını o an anlıyor. Tüylerini diken diken eden bu cümle, kendi ülkesinde bir darbe girişimi olduğunu anlamasıyla birleşiyor. Ve ardından bir felaket farkındalığı daha geliyor: Bir ülkede darbe olduğunda, pasaport hukuken geçersiz hale geliyor. Arjantin’desin, yabancısın, yanında dokuz yaşında bir çocuk var. Ne yeteri kadar para, ne tanıdık, ne yön…Ve elinde geçersiz bir pasaport.

Öykü, o geceyi anlatırken, “Hayatımda ilk kez benden sonra gelecek kuşaklarımı düşündüm. Bu benim soyumdan gelenlere yazılmış bir kader olmayacak. Bunu değiştireceğim” diyor.

İnsan bazen hayatını değiştirirken farkında değildir, ama o gece Öykü farkındaydı. Dünyanın öbür ucunda, yanında bir çocukla ve geçersiz pasaportla otururken, hayatının yönünü değiştiren o kararı verdi:

Bundan sonraki kuşakların aynı kırılganlıkla yaşamasına izin vermemek için, kendi hikâyesinin yönünü değiştirecek.

O gece kendine verdiği bu söz, hâlâ üzerinde bir mühür gibi. Bu söz, onun hikâyesinin omurgasını oluşturan temel şey aslında: Bir daha asla savrulmayacağı bir hayat kurmak.

Öykü’ye Türkiye’ye dönmek isteyip istemediğini sorduğumda cevabı ise çok net: “Ailemi seviyorum, İstanbul’u seviyorum ama dönmek istemiyorum. Çünkü kendime verdiğim bir söz var.”

Dubai: Bir Havalimanı Lounge’ı

İngiltere’ye yerleşme planları yaparken Öykü’nün yolu bir anda Dubai’ye sapıyor. Üstelik terfi ederek değil, alışık olduğu unvanların, ekiplerin ve konforun gerisine düşen bir pozisyonla. Buna rağmen tereddüt etmiyor. “Hızlı karar veriyorum ama o hızın arkasında hep uzun bir içsel hazırlık vardır,” diyor. Dubai’ye gidişi de tam böyle bir hazırlığın sonucunda verilmiş bir karar.

On yıldır orada yaşıyor olmasına rağmen Dubai’yi hiçbir zaman “köklendiğim bir yer” olarak tanımlamıyor. Onun için Dubai bir varış noktası değil; bir geçiş alanı. “Dubai bir havalimanı lounge’ı gibi,” diyor. “Orada uzun süre kalınmaz; oradan bir yere gidilir.” Bu benzetme hem isabetli hem de onun şehirle kurduğu ilişkiyi çok iyi özetliyor. Dubai, tıpkı bir aktarma noktası gibi, sürekli hareket hâlinde olanlara eşlik eden bir durak.

Yine de her durak gibi Dubai de Öykü’nün hikâyesine kendi payını bırakmış. Çok kültürlü bir çalışma ortamı, farklı milletlerle kurulan temaslar, insanların hikâyelerinden beslenme imkânı, gözlem kasını güçlendiren çeşitlilik… Hepsi Dubai’nin ona sunduğu görünmez kazanımlar. Şehrin hızlı ritmi ve sürekli devinimi, onda üretkenliği tetiklemiş; aynı zamanda kendi sınırlarını, dayanıklılığını ve dönüşüm kapasitesini görmesine yardımcı olmuş.

Dubai’nin en güçlü yanlarından biri de bu aslında: insana kendini yeniden tanımlama fırsatı vermesi. Ülkenin yapay ve geleneksel yanlarının iç içe geçtiği, hem Orta Doğu’ya hem globale ait gibi görünen bu hibrit yapı, Öykü’nün karakteriyle şaşırtıcı bir uyum yakalamış. “Dubai beni köklendirmedi ama beni büyüttü,” derken kastettiği bu.

Onlarca milletten insanın bir arada yaşadığı bu şehir, onun için gerçek bir gözlem laboratuvarına dönüşmüş. Farklı kültürler, farklı sesler, farklı mücadeleler… Öykü, tüm bu hikâyeleri biriktiren, onları kendi iç dünyasının derinliklerinde işleyen ve oradan yeni anlamlar çıkaran biri. Dubai, bu anlamda, kendi içindeki çınarın köklerine besin sağlayan bir toprak olmuş — kalıcı bir yuva değil ama güçlü bir öğrenme alanı.

Sonuçta Dubai, Öykü’nün hayatındaki pek çok şey gibi bir köprü görevi gördü. Bir dönem açtı, bir dönem kapattı. Şimdi ise yeni bir rotaya, yeni bir ülkeye, yeni bir hayata doğru yürürken o on yılın izlerini taşımaya devam ediyor. Çünkü bazı şehirler sizi köklendirmez; sadece bir sonraki benliğinize hazırlamak için seralandırır.

Pandemi Balkonunda Tanrı’ya Yürümek

Pandemi başladığında Öykü, yeni taşındığı evin geniş balkonuna pek anlam verememiş. “Ben balkon insanı değilim,” diye anlatıyor. Balkon onun için sadece bir mimari detaydan ibaretti. Oysa hayat, bu detayla küçük ama belirleyici bir plan yapmıştı.

Covid-19 kısıtlamalarıyla birlikte dışarı çıkmanın imkânsız olduğu o uzun 18 ay boyunca balkon, onun için bir yürüyüş yoluna dönüştü. Öykü yazı yazmak için statik oturamayan biri; duyguya, düşünceye, içsel akışa ancak hareket hâlindeyken bağlanıyor. Bu yüzden her gün kulaklıklarını takıp balkonda ileri geri yürüyerek kitabını yazmaya başlamış. 

O yürüyüşlerde ortaya çıkan kitabın adı, Tanrı’nın Dokunuşu.

Ve aslında bu isim, kitabın nasıl doğduğunu da açıklayan bir inançtan geliyor. Bir yöne doğru gerçekten yürümeye karar verdiğinizde, hayat sizi o yöne doğru mutlaka destekler. Kimi zaman hafifçe iter, kimi zaman sertçe… ama mutlaka dokunur. Öykü’nün balkonda attığı adımlar, içerideki dönüşümünün ritmiyle birleşerek yazıya döküldü. Tesadüfen tutulmuş bir evin tesadüfen büyük balkonu, pandemi boyunca onun yaratım alanına, nefes yoluna ve iç sesinin en net duyulduğu yere dönüştü.

Bazen kader büyük gürültülerle değil, bir balkon boyunca atılan küçük adımlarla konuşur.

36 Kadın = Bir Dünya Atlası

Yazım yolculuğunun bir sonraki durağı ise kolektif bir proje: Finlandiya hükümetinin başlattığı, dünyanın dört bir yanından 36 kadının ilham verici hikayesini bir araya getiren bir kitap. Üstelik kitabın tüm geliri, kadınlara destek projelerine aktarılacak.

Başlangıçta Öykü, zaman ve enerji yokluğu nedeniyle teklifi reddetmeyi düşünüyor. Ancak iyi bir arkadaş, aynı zamanda iyi bir mentördür. Yakın arkadaşı onu dürtüyor: “Yapmalısın. Bu projede yer almalısın, bu sensin.”

Arkadaşının bu ısrarıyla Öykü, birkaç saat içinde metni kaleme alıyor. Kitaba dahil ettiği hikâye, kendi yaşamının özeti niteliğinde: kırılmalar, kararlar, dönüşümler, annelik, yalnızlık ve cesaret.

Kitap, beklenenden çok daha büyük bir ilgi görüyor. Bu proje, Öykü’nün kimliğini bir kez daha doğruluyor ve pekiştiriyor: Bir yazar, bir yolculuk insanı ve en önemlisi, bir connector.

Bu kolektif hikâye atlası, onun sadece kendisi için değil, başkalarının yürüyüşüne ışık olmak için yazdığını gösteriyor. Kendi hikâyesini anlatırken, bu deneyimleri başkalarının yolu için bir işaret fişeğine çeviriyor.

Öykü, bu projeyle birlikte hikayesini, güçlü bir kolektif hareketin parçası haline getirerek, omuz omuza durduğu 35 kadınla birlikte bir hikaye atlası yaratmış oluyor.

New Orleans Kültür Laboratuvarı

Bazen hayatınızın en büyük onurunu, en sıradan günde gelen bir e-posta ile öğrenirsiniz. Öykü için de durum buydu. Büyük bir ABD merkezli hukuk ve çeşitlilik (Diversity & Inclusion) organizasyonundan gelen o mail, bir dönüm noktasına işaret ediyordu: Yürüttüğü projeler, “uluslararası alanda örnek gösterilerek” ödüle layık görülmüştü. Bu ödülü Amerika dışından alan ilk kişi olması, başarının önemini kat kat artırıyordu.

İşin en çarpıcı yanı ne mi? Başvuruyu bile kendisi yapmamıştı. Bütün bu yoğunluğun içinde, bir ekip arkadaşı onun yerine formu doldurmuştu. Bu, Öykü’nün yarattığı etkinin, başkaları tarafından ne kadar yakından izlendiğinin ve takdir edildiğinin güçlü bir kanıtıydı. Tam da bu kesişimde, kadim bilgeliğin sırrı bir kez daha sahneye çıkıyor: Hazırlığın Fırsatla Buluşması. Seneka’nın meşhur sözü, Öykü’nün hayatında ete kemiğe bürünüyor. Yıllar süren içsel hazırlık, risk alma cesareti ve dünya çapında fark yaratma arzusu, New Orleans’taki o parlak fırsatla taçlanıyordu. Ödül töreni için yapılan New Orleans seyahati, sadece bir kutlama gezisi olmaktan çok uzaktı; dönüştürücü bir deneyimdi. Bir çeşitlilik ve kapsayıcılık (D&I) profesyoneli için New Orleans, sıradan bir şehir değil, dünyanın en güçlü kültürel laboratuvarlarından biriydi. Cazın ritminin, köklü tarihin ve farklılıkların harmonisinin iç içe geçtiği bu şehirde, Öykü kendi yolculuğuna ve misyonuna bir adım daha yaklaştı. Bu uluslararası tanınma, ona yalnızca bir ödül değil, aynı zamanda küresel ölçekte daha büyük etki yaratma yolunda ilerlemesi için gereken o güçlü kırılmayı verdi.

Single Mom Bir Manifesto Mu?

“Single mom” ifadesi ilk bakışta feminist bir manifesto gibi görünebilir, ama Öykü’nün bu kelimeyi sahiplenme nedeni bambaşka. Onu dinlediğinizde, bu etiketin aslında bir çağrı olduğunu anlıyorsunuz:

Hikâyeni değiştirebilirsin.

Öykü, bu söylemi kendi anneliğini tanımlamak için değil; insanlara bulundukları yerde mutsuzlarsa orada kalmak zorunda olmadıklarını göstermek için kullanmış. Bir işte, bir evlilikte, bir şehirde ya da bir ülkede…Eğer artık o hayat sana hizmet etmiyorsa, başka bir yöne yürümek mümkün. “Biz ağaç değiliz,” diyorum. Gülümsüyor: “Evet, köklenmek zorunda değiliz.”

Oğlunu tek başına büyütmesi, tüm maddi ve duygusal yükü üstlenmesi, bir rolü gururla taşımaktan ziyade bir mesaj taşımış: “Ben yaptıysam, sen de yapabilirsin.” Bu etiket, onun için bir güç gösterisi değil; başkalarının kendi yollarını açabilmesi için tutulmuş bir fener olmuş. Şimdi oğlunun büyümesiyle bu dönemin tamamlandığını düşünüyor ve etiketi geride bırakıyor. Bu da kendi içinde ayrı bir olgunluk: Rol bittiğinde vedalaşabilmek, yeni bir sayfayı korkmadan açabilmek.

Şarabı Değil, Yolculuğunu Seviyorum

Öykü’nün şarapla kurduğu bağ, bir zevk kültüründen çok, bir dönüşüm hikâyesinin peşinden gitmekle ilgili. Sertifika programlarına başlamasının ardında alkolü tanıma merakı değil, üzümün geçirdiği olağanüstü yolculuğun kendisi var. “Şarabı sevmiyorum demiyorum,” diyor, “ama asıl sevdiğim üzümün hikâyesi.”

Şiraz örneğini veriyor: İran’dan Avustralya’ya uzanan, coğrafya değiştikçe karakteri de değişen bir üzüm. Aynı çeşit, iki ülkede iki farklı kişilik. Kimlik, toprağa, iklime, zamana ve yolculuğa göre yeniden şekilleniyor.

Öykü’nün dikkatini çeken de tam olarak bu: bir şeyin dönüşerek aynı kalmayı başarabilmesi. Çünkü üzümün hikâyesiyle insanın hikâyesi arasındaki paralellik inkâr edilemeyecek kadar çarpıcı. Ezilmek, fermente olmak, yıllanmak, dönüşmek ve sonra meyveye durmak… Hepsi hayatın sunduğu evrelerin bir başka karşılığı gibi.

Bu yüzden Öykü için şarap bir içecekten fazlası. Kendi yaşamındaki dönüşümlerin bir metaforu, bir tür içsel yolculuk haritası. Şarabın ardındaki kimya değil, o kimyanın geçirdiği yolculuk ilgisini çekiyor. Ve belki de bu yüzden şarapla ilişkisi, onun kendi dönüşümünü anlamak için kurduğu en keyifli köprülerden biri.

Yapbozumun İsmi: Diversity

Öykü diversity kavramını akademik bir çerçeveden değil, doğrudan kendi yaşam deneyiminin içinden okuyan biri. Farklı kültürlerin insanı bölmediğini, aksine derinleştirdiğini düşünüyor. “Öz farkındalığım yüksek,” diyor. “Ve kendimi çok didikleyen biriyim.” Bu nedenle hayatını bir yapboza benzetmesi şaşırtıcı değil. Her yapboz parçası onun için farklı bir kültür, bir şehir, bir karar anı ya da bir kırılma noktası. Gaziantep’teki çocukluk, İstanbul’un çok sesliliği, Dubai’nin geçiş hâli, seyahatler, zorluklar, dönüşümler… Hepsi kendi özgün dokusuna sahip parçalar. Ancak bu parçalar birleştiğinde ortaya çıkan resim çok daha büyük bir şey söylüyor:

Kökleri derine inen ama dalları göğe uzanan bir çınar.

Öykü’nün diversity’ye yaklaşımı da bu metaforun içinden şekilleniyor. Köklere sahip çıkmak; kültürel hafızayı, geçmişin izlerini, aileden gelen kodları bilmek… ama aynı zamanda dalların dünyanın başka yerlerine uzanabilmesi. Hem yere bağlı hem de dünyaya açık olmak. Hem kendi kültürünün içinde hem de başka kültürlerin karşısında esneyebilmek.

Triáda&Art’ın ona temas ettiği yer tam olarak burası: Türkiye’den kök salıp dünyanın dört bir yanında var olan insanların ortak alanı. Farklı hayatları, farklı deneyimleri, farklı parçaları bir araya getiren bir topluluk. Öykü için diversity, kimliğini bölen değil, kimliğini tamamlayan bir yapı. Bir yapbozun eksik parçasını bulmak gibi; her yeni deneyim, bütünü biraz daha netleştiriyor. Ve ortaya çıkan görüntü, tam da anlattığı gibi:

Derin kökleri olan; ama göğe, başka ülkelere, başka dillere, başka hikâyelere uzanma cesaretini taşıyan bir çınar.

Gelecek Projesi: Yeni Bir Ben

Söyleşinin sonuna doğru Öykü’ye gelecek planlarını soruyorum. Yüzündeki ifade bir anda değişiyor; hem sakince hem de belirgin bir heyecanla konuşmaya başlıyor. Detay vermekten özellikle kaçınıyor ama paylaştığı ipuçları merak uyandırmaya fazlasıyla yetiyor. “Önümüzdeki altı ay benim için çok kıymetli,” diyor. “Şu anda tüm detayları açıklayamam, doğru olmaz. Zamanı geldiğinde herkesle paylaşacağım.”

Bildiğimiz tek şey şu:

Öykü, şimdilerde yeni bir yolculuğun eşiğinde. Bu sadece coğrafi bir değişim değil; kimliğinin, alışkanlıklarının, yaşam ritminin yeniden şekilleneceği derin bir dönüşüm süreci.

“Hiç bu kadar güçlü hissetmemiştim,” diyor kendi kendine şaşıran bir ses tonuyla. İnsan bazen içindeki dönüşümü dışarıdan izliyormuş gibi hisseder ya, Öykü tam o noktada. Kendi cesaretine tanık olmanın yarattığı o hayret hâlini gizlemiyor.

Henüz paylaşamadığı detaylara saygı duyup geri çekiliyorum ama merakım da bir kenarda duruyor. Çünkü belli ki bu karar, hayatta zor verilen türden. Ve onun anlattığındaki o sezgisel güç, bu yeni yolculuğun sadece bir taşınma değil, bir yeniden doğuş olduğunu hissettiriyor.

Önümüzdeki aylarda açıklayacağı bu proje, Öykü’nün hikâyesinde yepyeni bir sayfa açacak. Ben de tıpkı Triáda&Art okurları gibi, o sayfanın nasıl yazılacağını merakla bekliyorum.

Son Söz: Yürümeye Devam Et

Röportajı bitirirken son sorum: “Bu yolculukla kendini benzer bir yerde gören insanlara ne söylersiniz?”

Ve Öykü’nün cevabı, söyleşinin ana fikri oluyor:

“Geriye bakarak ileri gidemezsiniz. Birini seçin: Ya geri dönün ya yürümeye devam edin.Ama mutlaka yürümeye devam edin.”

Hayat bir şey alır, bir şey verir. Hiçbiri bize ait değil. Hiçbiri kalıcı değil. Kalıcı olan tek şey, adım. Attığın adım. Atmaya cesaret ettiğin adım. “Yürümeye devam etme” iradesi.

Ve bu söyleşiyi kapatırken düşünüyorum: Öykü Api’nin hikâyesi aslında bir göç hikâyesi değil. Bir kadın hikâyesi hiç değil. Bu, kendi köklerini yetiştiren bir çınarın hikâyesi. Ve dallar daha yeni göğe uzanmaya başlıyor.

Röportaj ve Editör: SEÇİL GÖKÇEOĞLU

Share