T&A Talks28/10/2025

T&A TALKS G. HAYRİYE OZAN

Günsu Hayriye Ozan: Bir Yolculuğun Anatomisi

Triáda & Art Talks serimizin bu haftaki konuğu, çok uzaklardan Türk bir sanatçı: Günsu Hayriye Ozan.

Güneşe ateş etmenin neredeyse normal sayıldığı Adana sıcağından, burnunun ucunu hissettirmeyen Kanada soğuğuna uzanan bu yolculuk; sadece bir göç hikâyesi değil, bir yeniden var olma çabası.

Buyurun, plastiği sanata, göçü kimliğe dönüştüren bu yaratıcı yolculuğa birlikte bakalım.

Başlangıç: Kapıyı Aralamak

Bu sene, Ottawa Üniversitesi’nde Güzel Sanatlar yüksek lisans programına başlayan Günsu, sohbetimize gülümseyerek yakın zamanda yaşadığı bir olaydan söz ederek başlıyor;

Teori derslerine, Ottawa’daki Ulusal Galeri’nin küratörü misafir konuk olmuş. Onun hikayesini dinledikçe ilhamlanmış ve doğru bir yolda olduğuna inancı kuvvetlenmiş.

Yıllarca otelcilik sektöründe çalıştıktan sonra rotasını sanata çeviren Euijung McGillis, bugün

Kanada’nın en büyük ulusal galerisinde görev yapan ilk Uzak Doğulu küratör olarak, tutkuların

insanı bambaşka bir yere taşıyabileceğinin kanıtı.

“Onun hikâye beni çok etkiledi,” diyor Günsu. “Çünkü o kadın, kendi kökeninden gelen sanatçılara görünürlük sağlamış, onlara kapı açmış.

Ve düşündüm; ben bir Türk’üm. Buradaki sanat camiasında Türk sanatçıları temsil edecek bir küratör yok. Ya da varsa da bilmiyorum, hiç duymadım.

Belki biri o yolu açmalı. Çünkü ben hâlâ çok yeniyim, dinamiği anlamaya çalışıyorum. Ama bu tür örnekler ilham verici oluyor.”

Belki de onun hikâyesi tam da burada başlıyor:

Birinin açmadığı kapıyı kendi elleriyle açmaya karar veren bir sanatçıyla.

Terzi İşi Çocukluk

Bazı insanlar sanatla okulda tanışırken, bazıları genlerinden ilham alır — Günsu ikinci gruptan.

Renklerin ve kalabalığın iç içe geçtiği bir evde büyüdü.

Anneannesi ve teyzeleri, yıllarca Sabancı ailesinin terziliğini yapmıştı.

Onun oyuncakları rengârenk kumaşlar, oyun alanıysa dikiş makinelerinin ritmik sesleriydi.

Biçim, uyum ve sabırla ilk kez o evlerde tanıştı; üretmenin, dönüştürmenin ve yaratmanın büyüsünü orada öğrendi.

“Sanat hep evdeydi,” diyor. “Kumaşla, renklerle, ellerle… bir şey üretmek benim için doğal bir eylemdi.”

Yeditepe Üniversitesi’nde Moda ve Tekstil ile Grafik Tasarım bölümlerini aynı anda okudu.

O dönemde, “ikisini birden yapma, bir işte en iyi ol” diyen hocalarına rağmen iki alanı da bırakmadı. Ve okuldan dereceyle mezun oldu.

O yıllar, onun için sadece eğitim değil, kimlik inşasıydı.

“Ben her zaman iki arada yaşamayı sevdim. O gerilim bana enerji veriyor.”

Birincilik ve Belirsizlik Arasında

Üniversite bitirme projesiyle katıldığı yarışmada kazandığı birincilik ödülü, ona yalnızca özgüven değil, yön de kazandırdı.

Hazır bir atölyesi olmayan genç bir tasarımcı için bu ödül, imkânsız görünen bir kapının aralanması demekti.

Kazandığı parayı hiç düşünmeden dil eğitimine yatırdı.

“Dil sınavını vermeden hiçbir yere gidemezsin,” diyordu kendine.

Bir hayali vardı: yurt dışında okumak. Ama o hayal, önce duvarlarla, sonra red mektuplarıyla sınandı.

“İlk Kanada öğrenci vizesi başvurum reddedildi,” diyor. “Ama bir

şeyin kapandığı yerde ben hep başka bir kapı açmaya çalıştım.”

İkinci denemede, kabul mektubu geldiğinde İstanbul’da bir atölyede çalışıyordu.

E-mailini açtığı anda, olduğu yerde başarının sessiz sevinciyle ağladı.

“Çünkü o an, başka bir versiyonumun hayatı başlıyordu.”

Tek Yöne Bilet: Welcome to Canada

Kanada’ya gidiş onun için bir yeniden doğuştu ama sancılıydı.

Dil, kültür, bürokrasi, yalnızlık… Her şey yeniden öğrenilmeliydi.

“Bu ülke beni beş yıl geri attı ama yeniden inşa etti,” diyor.

İlk yıllar zorluydu; hem ekonomik hem duygusal.

Ama Günsu her zorluğu bir stratejiye dönüştürdü.

Bir yandan geçimini sağlamak için kafede çalışıyor, diğer yandan kartvizitini küratörlere, sanatçılara, galeri yöneticilerine veriyor;

insanlarla tanışıyor, görünür olmayı öğreniyordu.

“Bu iş benim için sadece geçim kaynağı değildi,” diyor gülerek.

“O kafeye giren herkesle tanışabildim. Küratörlerle, sanatçılarla, galeri yöneticileriyle.

O kahve tezgâhı benim ilk sergi alanımdı aslında.

Bir kahveyle başlayan sohbetlerin bir kısmı bugün sergilerimin hikâyesi.”

Kahve kokusuyla yoğrulan o dönem, Kanada’daki sanat anlayışını da gözlemlemesini sağladı.

Ottawa School of Art’a başladığında ilk dikkatini çeken şey, hocaların öğrencilerden kendi web sitelerini oluşturmalarını istemesiydi.

Bu, onun için şaşırtıcıydı.

“Bunların hiçbirisi yoktu bende mesela,” diyor.

“Onca yıl okudum ama ne okudum gerçekten? Hep denir ya ‘Biz sizi piyasaya hazırlıyoruz’ diye;

aslında ben piyasaya hiç hazır değildim.

Türkiye’de biz her şeyi bir ‘mış gibi’ yapıyoruz. Üniversiteden mezun olunca afallıyoruz çünkü gerçekten ne yapacağımızı bilmiyoruz.

Ve öğrendiklerimiz, hayatın içinde yeterli gelmiyor.”

Erişilebilir Bir Dünya

Kanada’da yaşamanın en büyük farkını “ulaşılabilirlik” olarak tanımlıyor Günsu.

“Burada şartlar Türkiye’ye göre daha kolay,” diyor. “Her şey standardize edilmiş ama bu, herkes için erişilebilir kılınmış bir kolaylık.

Eşitsizlikler elbette var, ama Türkiye’deki kadar keskin değil.”

İlk geldiği yıllarda dilini geliştirmeye çalışırken, en basit sanat okullarında bile sistemin bireyi desteklediğini fark etmiş.

Bu erişilebilirlik duygusu, yalnızca kurumsal değil; günlük hayatta da kendini gösteriyor.

“Burada belediye başkanıyla el sıkışabiliyorsun, Justin Trudeau’yla bile karşılaşabiliyorsun.

Evsizle ayakta sohbet ediyorsun, CEO’yla yan yana kahve içiyorsun,” diyor.

“Burada sınıf ayrımı hissedilmiyor.

Ve belki de en güzeli şu: emeğinin karşılığını görüyorsun. Çabaladıkça bir şeyler gerçekten oluyor.”

Kulak Arkası Yaptığımız -İçimizdeki- Kültür Şoku

Başka bir ülkeye taşındığında kültür şoku yaşayıp yaşamadığını sorduğumda, beklenmedik bir yanıt veriyor Günsu:

“Kanada’ya taşındığımda değil, Adana’dan İstanbul’a geldiğimde yaşadım kültür şokunu.” diyor.

“Ben Adana’da, büyük bir şehrin içinde ama kökleri köy kültürüne dayanan mütevazı bir ailenin çocuğu olarak büyüdüm. İstanbul’a gidince her şey bir anda değişti; insanlar, kelimeler, hız, hatta nefes alışım bile. Ben de oraya uyum sağlamak için İstanbulluymuşum gibi davranmaya başladım — kelimelerimi düzelttim, Adana aksanımı sakladım.

Ama fark ettim ki biz Türkiye’de kendi içimizdeki kültürel farkları hiç konuşmuyoruz. Bu da insanı çok yalnız bırakıyor.”

Belki de Günsu’nun göç hikâyesinin başladığı ilk an,

bir şehirden diğerine geçerken, kendi kimliğini sessizce yeniden kurarkendi.

İç İçe Geçmiş Plastik Benlikler

Günsu’nun sanatında plastik, yalnızca bir malzeme değil; bir metafor.

Atık sayılan nesneler onun ellerinde yeni bir kimlik kazanıyor.

“Plastik affedici,” diyor. “Yanlış bile yapsan dönüştürebiliyorsun. Tıpkı hayat gibi.”

Ama onun için mesele üretmekten çok görmek.

“Bir gün elime geçen bir plastik parçasına uzun süre baktım,” diyor.

“Ne boya istiyordu ne tuval — sadece sabır ve merak.

O fotoğrafları telefonla, polaroidle, profesyonel kamerayla çekiyorum.

Her birinde başka bir hâl alıyorlar. Merak işte…

Şu kap burada nasıl dururdu, o masa üstünde nasıl görünürdü, bahçede, karanlıkta, güneşte nasıl olurdu… tamamen kendimle meselem bu.”

Bu merak, onun için bir gözlem değil, bir kimlik araştırması.

“Kanada’da nasıl biriyim? İstanbul’da, Adana’da? Hepsini düşündüğümde aslında bir kişiyim,” diyor.

“Ayrı ayrı değilim. Sürekli yuvarlanan, üstüne yeni katmanlar ekleyen bir şey gibiyim.”

Plastiğe baktığında kendini görüyor:

Bir yerden bir yere taşınıyor, şekil değiştiriyor, her defasında başka bir hâl alıyor.

Bazen karla kaplı bir arazide, bazen güneşli bir parkta fotoğraflıyor onları;

her defasında başka bir ışık, başka bir benlik.

“Ben sürecin içinde şekillenen biriyim,” diyor.

“Ve yaptığım iş de, o sürecin içinde şekillenen bir iş.”

Arafa Göç

Göçmen olmanın, bir yere tam olarak ait olamamanın verdiği aradalık hissi, onun üretiminde belirgin bir yer tutuyor.

“Sürekli aradayım,” diyor. “Bir yanım geldiğim yere, diğer yanım bulunduğum yere ait. Ama bu arada kalma hâli çok öğretici. Çünkü hem içeriden hem dışarıdan bakabiliyorum.”

Bu gözlem gücü, eserlerine çok katmanlı bir derinlik kazandırıyor.

Her işi, hem köklerinden hem bulunduğu yerden izler taşıyor.

Evin Neresi?

Bir gün terapisti ondan “güvende hissettiği bir yeri” düşünmesini istemiş.

Uzun süre düşünmüş ama aklına somut bir yer gelmemiş.

“Çoğu insan bu soruya ‘memleketim’ ya da ‘anne babamın evi’ diyor.

Ama benim için ev, artık somut bir yer değil,” diyor.

“Ev, içsel bir alan. Kendini rahat hissedebildiğin an.”

Bugün Ottawa’da yaşıyor ama kendini “Kanada’da yaşayan bir Türk sanatçısı” olarak tanımlamıyor;

“Ben kendimi dünyada yaşayan bir insan olarak görüyorum,” diyor.

Bir an duruyor, sonra gülümsüyor:

“Artık burası benim evim. Ottawa…”

Yeni Bir Dönem: Art Toronto ve Solo Sergi

Gelecek projelerinden bahsettiğimizde Ekim ayında Kanada’nın en büyük sanat fuarlarından biri olan Art Toronto’ya 10 yeni işiyle katılacak.

“Bu sergi benim için sadece bir sanat olayı değil, altı yıllık bir yaşamın görünür hâli,” diye ekliyor.

2026 için yine Ottawa’da bir solo sergi hazırlığında olduğunu vurgulayan Günsu, yaşamın tam içinde sanatını icra edebilmenin özgürlüğünü yaşıyor.

Genç Sanatçılara: Fırsat Bekleme, Fırsat Yarat

“Patronun varmış gibi çalış,” diyor kararlılıkla.

“Kurumsalda nasıl çalışıyorsan, kendi işine de öyle yaklaş.

Disiplin, ilhamdan çok daha kıymetli.”

Ve sonra gülerek ekliyor:

“Kendine görev ver, onu yap. Fırsat bekleme; fırsatı sen yarat.

Bazen istemesen de yap. Çünkü yarın kendine teşekkür edeceksin.

Son Söz

Bu söyleşi bize bir kez daha hatırlatıyor:

Sanat, yalnızca üretmek değil, kendini yeniden var etmek demektir.

Günsu Hayriye Ozan’ın hikâyesi; plastiğin dayanıklılığında, göçün belirsizliğinde ve insanın kendi ışığını bulma çabasında saklı.

Adana’dan Kanada’ya uzanan bu yol, aslında bir coğrafya değişimi değil; bir içsel devinim.

Onun hikâyesi, cesaretin, emeğin ve dönüşümün birleştiğinde nasıl bir sanata dönüştüğünü gösteriyor.

Tıpkı kendi sözleri gibi:

“Evin, dünyayı dolaşınca değil,

kendi içinde yer açınca bulunuyor.”

Röportaj ve Editör: SEÇİL GÖKÇEOĞLU

Share