Berrak Yedek’le “Bedensel Muhabbet” ve Aşk Üzerine
Bazen bir insanla tanışmak, kendi hikâyenize başka bir yerden bakmanızı sağlar; daha ilk cümlede, insanın içindeki “ben de” kasını çalıştırır. Hani yabancı biri konuşur, ama kelimeler sanki senin geçmişinden seçilmiştir.
Triáda & Art Talks’un bu ayki konuğu Berrak Yedek’le sohbet, tam olarak bu türdendi: bir yandan dünyanın farklı köşelerine savrulan bir hayatın atlası, öte yandan bedenin sessizce tuttuğu kayıtların dili.
Bu seriye başladığımda içimde hep aynı küçük şüphe dolaşıyordu: “Hiç tanımadığım insanlarla oturup konuşmak, dışarıdan bakınca biraz delilik gibi görünmez mi?” Sonra açılan her bir hikâyede delilik dediğimiz şeyin aslında yaşamın en akıllı icatlarından biri olabileceğini hatırlattı bana. Çünkü bağ kurmak, insan türünün en güçlü kası. Berrak da tam buradan yakalıyor meseleyi: Kendi işinde insanlarla tanışmayı kelimelerle değil, bedenleri üzerinden okuyor. Ve evet — bu, beklenmedik biçimde daha yakın bir tanışma yaratıyor. “Konuşsak, sohbet etsek belki bu kadar yakın hissetmeyiz,” diye işaret ediyor. Bir cümleyle, bildiğimiz tüm sosyal protokolleri nazikçe kenara itiyor.
Bu yazıda, bir söyleşinin dökümünü sizlere sunmuyorum. Daha çok bir yolculuğun iç sesini duymanızı istiyorum. Bir insanın şehirleri, dilleri, disiplinleri, ülkeleri, kimlik etiketlerini nasıl taşıdığını ve bir noktada onları nasıl hafiflettiğini anlatan edebi bir portre. Çünkü Berrak’ın hikâyesi, sırf “nerelerde yaşadım” listesiyle anlaşılmıyor; olayın kendisi, nerelerde kendini yeniden kurduğunda.
“Berrak Yedek kimdir?” sorusu yöneltildiğinde hazır bir tanım gelmiyor. Aksine, kısa bir duraklama oluyor. Bu soru ona yabancı değil; defalarca sorulmuş. Ama bu defa aynı cevabı vermiyor. Çünkü ona göre insan, bir kez tanımlanıp sabitlenen bir varlık değil. “Bu soruyla o kadar çok karşılaştım ki,” diyor, “her duyduğumda yeniden kendime dönüyorum. Ben kimim acaba?”
Çoğu zaman bu soruyu hafifçe geçiştiriyoruz; sanki basit bir biyografi maddesiymiş gibi. Oysa yaş aldıkça mesele ağırlaşıyor. Çünkü deneyimler arttıkça cevap netleşmiyor; katmanlanıyor. İnsan, kendini tanıdığını sandığı her eşikte yeniden değiştiğini fark ediyor. Ve belki de asıl mesele tek bir doğru cevaba ulaşmak değil, o soruyu canlı tutabilmek.
“Kim olduğumuz o kadar da önemli değil.”
Bu cümle ilk duyulduğunda hafif bir provokasyon gibi geliyor. Sonra Berrak’ın düşüncesi genişliyor: İnsan her kendini anlattığında aslında kendini yeniden yaratıyor. Her anlatı, bir önceki anlatının üstüne yeni bir katman ekliyor. Aynı olayı iki farklı gün hatırlayın: ton değişir, vurgu değişir, hatta bazen “ben” bile değişir.
Bu yaklaşım, edebiyatla iç içe. Milan Kundera “Hayatın provası yoktur” fikrine yaslanır; bir kere yaşarsın, bir daha aynı sahneye çıkmazsın. Berrak’ın cümleleri de oraya yakın bir yerden akıyor: Öykü bir kez anlatılınca başkalaşıyor. Belki de bu yüzden göçebeliği sadece coğrafyayla değil, benliğin hareketiyle okumak gerekiyor.
Berrak’ın benliği, çok erken yaşta hareketin içine düşmüş.
İstanbul’un kokusu: mandalina kabuğu, soba, pişti
Berrak İstanbul doğumlu. Hayatının ilk beş yılı, klasik “çekirdek aile” fotoğrafına sığmayan bir evde geçiyor: anneanne, dede, haminne (anneannenin annesi), teyze… Kalabalık gibi görünen ama bir çocuğa “dünya güvenli” hissini veren türden bir düzen. Kışları sobada kurutulan mandalina kabuğu, reklamlara dalınan akşamlar, sokakta oynanan oyunlar… Dedenin ve anneannenin yemekleri, haminnesiyle bitmeyen pişti turları… Bu ayrıntılar, bir biyografi süsü değil. Bir omurga. Çünkü Berrak’ın ileride defalarca “bırakma” deneyimi yaşayabilmesi için önce “tutulma” deneyimini tatması gerekiyor.
Kendi cümlesiyle aktarıyorum: “Bir insan ancak kendini güvende hissettiğinde bırakabilir.”
Bu cümlenin altını çizelim. Hayat boyu ülke değiştiren birinin en kritik yeteneği adaptasyon sanılır. Oysa bazen adaptasyonun yakıtı, çocukken öğrenilen güven duygusudur. Berrak’ın hikâyesinde bu güven, İstanbul’daki o evin kokusunda saklı.
5 yaşında Yeni Bir Ülke: Almanya ve “Hiç Kimsenin Konuştuğunu Anlamamak”
Babası tıp fakültesini bitirip Almanya’da ihtisas yapmaya gidiyor. Yer netleşince annesiyle Berrak’ı yanına alıyor. Berrak 5 yaşında bir anda yeni bir dilin içine düşüyor. Herkes konuşuyor, o anlamıyor. Dışarıdan bakınca “çocuklar çabuk öğrenir” deriz ama işin aslı öyle olmuyor. İçeriden bakınca o, tam bir varoluş testine tâbi: Sesler var, anlam yok. İnsan o boşlukta ya içe kapanır ya da kendine bir yol bulur. Berrak ikinciyi seçiyor.
Bir yandan ilkokula başlıyor, üstelik sınıfındaki tek Türk öğrenci. Öte yandan bale okuluna ve müzik okuluna gidiyor. Kaçış gibi, ama daha doğru kelime “yerleşme”: Dilin yetişemediği yerde beden yetişiyor. Müziğin ve hareketin dili, sözlük istemiyor.
Ve sonra bir gün “Kuğu Gölü”.
Berrak’ın anlatısında o an, saf bir dönüm noktası. Işıklar, beyaz tütüler, uçuyormuş gibi görünen bedenler… “Tamam,” diyor içinden, “ben buraya aitim.” Bu “ait olma” hissi önemli: Sonraki yıllarda kimlik etiketlerini çok ciddiye almamasını sağlayan şey belki de bu. Çünkü Berrak için aidiyet, pasaportta yazan ülke değil; bedenin kendini doğru yerde hissetmesi.
Gurbetin İlk Hali: Anne-Baba Özlemi
Berrak “ilk gurbetçiliğim küçük çocukluğumda başladı” diye tarif ediyor: Anne-baba gurbeti. Çocukken gurbet, yokluk üzerinden anlaşılır. Anne-baba uzakta ise, evin içinde bir boşluk dolaşır. Sonra Almanya’ya gidince o boşluk kapanıyor ama yeni bir boşluk açılıyor: dil boşluğu, kültür boşluğu, “eski yuvanın” geride kalması.
Bu ikili hareket, Berrak’ta erken yaşta bir beceri yaratıyor: Bir yere varırken başka bir yeri kaybetmeyi normalleştirmek.
Tatillerde Türkiye’ye dönüş, Göztepe sokaklarında mahalle arkadaşlarıyla saatlerce oyun… Komşu köşkün duvarından atlayıp meyve çalmak… Bugün “nostalji” dediğimiz o şey, aslında kök hissinin küçük küçük takviyeleri. Kök kırılmasın diye hayatın araya serpiştirdiği vitaminler.
10 Yaş: Suudi Arabistan ve Yeni Bir Dil Daha
On yaşında bir ülke daha. Bu kez Suudi Arabistan. Havalimanından çıkınca çarpan sıcak, rutubet, yakıcı bir iklim… Üstelik Almanca öğrenmiş bir çocuk için yeni bir gerçekle yüzleşme: “Bir dil öğrenince herkes o dili biliyormuş gibi geliyor.” Sonra bir bakıyorsun, dünya başka dillerle dolu.
Babasıyla aralarında geçen küçük bir sahne var ki, hikâyenin tonunu bize net veriyor: Berrak babasına, “Sen İngilizceyi nasıl öğrendin?” diye soruyor. Babası şakayla “Uçakta öğretiyorlar” cevabını veriyor. Gülüyorlar, ama altındaki gerilim gerçek: Yeni bir dil, yeni bir düzen, yeni bir kültür. Üstelik 1984’te Suudi Arabistan — bugünkü gibi değil. Kadınların kamusal hareketi çok sınırlı bir coğrafya.
Berrak’ın şansı, Alman okuluna girebilmesi. Normalde Alman vatandaşı şartı var ama bir bağlantı sayesinde kapı açılıyor. O kapı, sadece eğitime değil, bir tür hayatta kalma alanına açılıyor. Çünkü okul aynı zamanda dünyaya açılan bir pencere.
Berrak orada İngilizce öğreniyor, Fransızca öğreniyor. Ve eğitim modelinin farklılığı sayesinde ilkokuldan lise ikinci sınıfa kadar kimi yıllar üç kişilik, yedi kişilik sınıflarda, neredeyse özel ders gibi bir düzenle okuyor. Öğretmenler “marjinal” diye anlatıyor Berrak, “Suudi Arabistan’a gidenlerin çoğu biraz maceraperest, biraz farklı düşünen insanlardır”. Küçük okul, tuhaf ama güçlü bir öğrenme iklimi.
Ve Berrak’ın cümlesi geliyor peşi sıra: “Ortaokul ve lise eğitimimin değerini hissediyorum.” Bu cümleyi kaç kişi rahatça kurabiliyor?
Sistemin Duvarı
Onuncu sınıftan sonra Suudi Arabistan’da kızlarla erkeklerin aynı mekânda olmasına izin yok. Bu göç, bu iklim onun hayatında farklı duyguları beraberinde getiriyor: zorunluluklar. Sistem, hayatın önüne duvar örüyor. Berrak Türkiye’ye dönmeyi deniyor: Alman Lisesi başvurusu; ama Türkçe müfredat eksiği yüzünden kabul yok. “Lise 1 ve 2’yi yeniden okuman lazım.” Genç bir zihin için kabus.
Bir alternatif çıkıyor: Cidde’de uluslararası İngiliz okulu. Berrak geçiş yapıyor. İngiliz sisteminde lise dört yıl. Berrak için bu “iki yıl daha” anlamına geliyor. Ama o, o noktada işin içine kendi ritmini sokuyor: British Council sınavlarıyla üç seneyi bir senede bitiriyor. Bu, sıradan bir “başarı hikâyesi” detayı değil; bir karakter özeti: Zorluk varsa, yöntemi de vardır.
17 yaşında İngiltere’ye gidiyor. Yurtta kalıyor. Reşit değil. Ailesi güveniyor. Ve Suudi Arabistan’dan sonra ilk kez özgürlüğü tadıyor. “Çılgınca” diyor. Burada bir fark var: Özgürlük, romantik bir kelime olarak değil, bedensel bir deneyim olarak geçiyor anlatıdan.
Dans, Bir Kaçış Değil, Bir Yön Bulma Aracı
Berrak’ın hayatında dans sürekli var. Suudi Arabistan’da emekli bir İstanbul Devlet Balesi solistiyle özel dersler; sonra Kraliyet Akademisi’nden bir hocayla çalışma; tatillerde İngiltere’ye gidip sınavlara girme… Dans, hobi değil; bir tür pusula. Dil değişse de, ülke değişse de, sistem değişse de, bedenin içindeki yön duygusu sabit kalıyor.
Üniversitede Alman dili ve Rus dili edebiyatı okuyor. Bir sınavla Moskova’da burs kazanıyor. 91-92 döneminin Rusya’sı: perestroika sonrası, kıtlık, kuyruklar, yokluk. Berrak o ortamda bile “Ben dans etmeye gidiyorum” diyerek Bolşoy’un sanatçı girişine yöneliyor. Orada staj ayarlıyor. Sonra kalma teklifi geliyor. Ailesiyle karar veriyor ve dönüyor.
Bu bölümde, klasik “gençlik macerası”na benzeyen bir şey var; ama arka planı sert: Bazen hayat sana bir teklif sunar, ama sen o teklifin içine sığmayacağını hissedersin. Bu bir, “hayır” diyebilme olgunluğu. Hem de o yaşta.
1992 İstanbul: Ana Dilin Geri Dönüşü ve Boğaziçi Yılları
1992’de İstanbul’a dönüyor. 18 yaşında. Okuduğu bölümün Türkiye’de doğrudan karşılığı yok. En yakın seçenek Boğaziçi Üniversitesi Mütercim-Tercümanlık. Yatay geçiş süreci zorlu. Türkçenin yetersizliği yüzünden “zar zor” kabul ediliyor. Bir hoca, Mehmet Rıfat Güzelşen, hakkını kullanıp “Bu kızı alacağız” diyerek kapıyı açıyor.
Bazen hayatta bir kişinin kararı, birinin kaderine yön verir. Bu yüzden “öğretmen” kelimesi bazı hikâyelerde sadece meslek adı değil, bir tür kurtarıcı figür. Adeta ilahi bir melek.
İstanbul yılları: çevirmenlik, dans, Çağdaş Bale Topluluğu, Kumpanya Bale Türk adlı kendi kumpanyası… Üretken, yoğun, ama bir yerden sonra “daha fazla burada yaşayamayacağım” duygusu beliriyor. Bağımsız sanatçı olarak hayatta kalmanın zorluğu, o dönem Türkiye’de daha keskin. 1998’de karar netleşiyor: bir projeyle Fransa’ya geçiş.
1999 Paris: Yeni Sayfa, İlk Evlilik, Yeni Bir Kök Denemesi
Paris’e yerleşiyor. 25 yaşında. Evlilik, yeni çevre, dansçılık, oyunculuk, eğitmenlik… Kardeşi de sonradan Paris’e geliyor; bir süre beraberler. Paris, bir yandan sahne; bir yandan yabancılık.
Ve her bir insanın yüzlerce defa karşılaştığı klasik soru geliyor ona: “Nerelisiniz?”
“Türk’üm.”
“Hiç Türk’e benzemiyorsunuz.”
Bu cümle, Avrupa’da yaşayan pek çok insanın kulağına tanıdık gelir. Berrak’ın yanıtı ise net: “Sizce Türk neye benzer?” Zamanla daha keskin bir cümleye evriliyor: “Bu sizin cehaletiniz.” Ama bu sertlik, öfke değil; sınır koyma. Kimliğini başkasının önyargısına göre yeniden şekillendirmeyi reddeden bir tavır.
Sonra çok önemli bir içgörü geliyor: “Onların ne düşündüğü çok önemli değil. Önemli olan benim kendi yerimi bulabilmem.” Yer bulmak, Berrak için “içeride” bir şey. Yaptığı işle, yani bedenle, hareketle, üretimle kurduğu bağ sayesinde.
Vatandaşlık, Ayrılık, Turne ve Prag’a Uzanan Davet
Paris’te beş yıl. Evlilik bitiyor ama ilişki dostça sürüyor. Eski eşi “Fransız vatandaşı olsan?” diye soruyor; Berrak başvuruyor ve bir yılda alıyor. Bu detay bile şunu söylüyor: Berrak, hayatını dramatize etmiyor; gerekeni yapıyor, ilerliyor.
Çek sanatçılarla bir proje, turneler… İkinci turnede bir ışık tasarımcısı “Burada çağdaş dans konservatuvarında yer açılıyor, başvur” diyor. O sırada Berrak’ın Çek bir sevgilisi var — bugünkü eşi. Başvuruyor, deneme dersine çağrılıyor, full time teklif geliyor. Berrak Paris’teki evini kapatıyor, eşyalarını satıyor, iki bavul ve iki tabloyla Prag’a taşınıyor (2005).
Prag, uzun süre sonra ilk kez “ev” hissi veren yer oluyor. Ritmi, yumuşaklığı… Konservatuvarda öğretim görevliliği, üretim, gelişim… 2010’da kızının doğumu. Konservatuvardan ayrılış. Annelik ve dansın aynı potada aktığı yıllar. Türkiye’yle ilişki yeniden güçleniyor; Bilgi Üniversitesi’nde sahne sanatları programının kuruluşunda yer almak gibi önemli bir katkı.
2018: Limpid Works ve Somatik Diyalog
2018’de Limpid Works stüdyosunu açıyor. Son sekiz yıldır kendini somatik diyalog metoduna adıyor: Türkçeye “bedensel muhabbet” diye çevrilebilecek bir yaklaşım. Soma: beden. Diyalog: muhabbet, alışveriş, paylaşım — ve Berrak’ın altını çizdiği gibi, aşkın aktığı bir paylaşım.
Bu noktada söyleşinin damarına giriyoruz: Berrak’ın işi sadece “hareket ettirmek” değil; insanın var olan işleyişine farkındalık getirmek. Fiziksel, zihinsel, duygusal ve şiirsel düzlemlerde… Dans doğaçlaması ve hareket doğaçlaması ilkesiyle. Konuşarak değil, düşünerek değil; beden üzerinden.
Burada çağdaş psikolojinin sık söylediği bir cümleyi anımsıyorum: “Beden kayıt tutar.” (Bessel van der Kolk’un yaklaşımının popülerleşmiş özeti.) Berrak bunu bir slogan gibi kullanmıyor; pratiğin içinden anlatıyor. Beden farkındalığı gelişince, insanın dünyayla ilişkisi değişir. İçte bir alan açılır ve o alana yerleşen kişi, dışarıdaki karmaşayı daha başka bir gözle karşılar.
Berrak’ın işinde asıl “proje” bu: İnsanların içindeki güzellik kaynaklarını görmek ve onların o kaynaklarla bağ kurmasına alan açmak. Bu yüzden geleceğe dair planın nedir diye sorduğumda “çok projem yok” diye yanıtlıyor. Daha iyi bir anne olmak, hayatta uyumlanabilmek, hizmeti hakkıyla sürdürebilmek… Bu sade hedefler, aslında büyük bir hayat felsefesini içeriyor: Gösterişli hedeflerden çok, derin süreklilik.
Üç yıllık bir eğitim programı başlatmışlar: üç modül, katılımcıların kendi ihtiyaçlarına göre ilerleyebildiği bir sistem. Metodun esnekliği de burada: Zorlamıyor, davet ediyor.
Aşk: Tek Kişilik Bir Hikâye Değil, Dünyayla Bağ Kurma Biçimi
Söyleşide en çarpıcı damarlardan biri “aşk” kavramı. Berrak, aşkı sadece romantik bir ilişkiye indirgemiyor. Aşk, bir itici güç; dünyadaki güzelliğe yönelmenin motoru.
Bale izlerken duyulan aşk, kardeşi kucağa alınca hissedilen aşk, dedenin anneanneye bakışında sezilen aşk… Aşk, bir insanın başka bir insana duyduğu şeyden çok daha büyük bir şeye dönüşüyor: Hayatla kurulan bağ.
Burada Berrak’ın çok net bir cümlesi var: Dünyada karanlık da var, güzellik de. Hangisine yöneleceğimiz bir seçim. Nereye gidersek gidelim zorluklar ve kolaylıklar “aynı”. Bu, Pollyanna’cılık değil. Çünkü Berrak, diskriminasyonu, ırkçılığı, sistemin korkunç yüzlerini inkâr etmiyor. Sadece şu çizgiyi çekiyor: Kendini “mahkûm rolüne” sabitlemek bir tercih; kendi yaşam alanını yaratma gücünü hatırlamak da bir tercih.
Bu kısımda ister istemez Viktor Frankl yankılanıyor: İnsan her koşulda tavrını seçme özgürlüğüne sahiptir. (Bunu uzun uzun alıntılamaya gerek yok; hepimizin içinde yankılanan o temel fikir yeter.)
Doğaçlamanın Başka Bir Sahnesi: Yemek
Berrak’ın hayatında yemek de bir ritüel. Anneanneden gelen köklerle birleşen bir üretim biçimi. Suudi Arabistan’da dışarı çıkmanın sınırlı olduğu yıllarda okulda açılan yemek kursuna koşarak yazılıyor. Evde yemek yapamayı deniyor, annesi “sen yap, ben toplarım” diyerek alan açıyor. On üç yaşından beri mutfağın içinde bir tür “yaratım” devam ediyor.
Yemekle dansın ortak bir dili var: ritim, zamanlama, sezgi, dikkat. Tarif takip etmek bile bir noktadan sonra iç sesle yürür. Berrak’ın “orada da doğaçlıyorum” demesi, aslında metodunun gündelik hayattaki yansıması.
En sevdiği sahne: “Yemek yapayım, birileri gelsin, birlikte yiyelim, sohbet edelim.” Bu, göçebeliğin tersine çalışan bir harekettir: İnsan sürekli yer değiştiriyorsa, sofra kurmak bir tür kök salma biçimidir.
Tavsiye Yerine Paylaşım: Etiketlere Tutunmamak
Söyleşinin finalinde, “sizin gibi bir yolculuğa çıkanlara ne dersiniz?” sorusunu yöneltiyorum. Berrak “tavsiye vermek haddim mi” diyerek geri çekiliyor ama hemen ardından bir paylaşım bırakıyor:
Kimliklere, etiketlere, “label”lara çok tutunmamak. Hayatı bir uzam olarak görmek: Biz o uzamın mahkûmu değiliz; yaşadıkça onu yaratma gücüne sahibiz. Dışarıdaki onay, insanın kimliğini değiştirmiyor. İşin özü, içeride nerede durduğun.
Bu fikir, modern dünyanın en büyük tuzağına karşı panzehir gibi: Başkalarının gözünden “değer” devşirme ihtiyacı. Berrak’ın çizdiği rota daha içeriden: “İlk önce kimliklerden sıyrılıp kendi içine yerleşmek… en azından buna niyet etmek.” Ve bunun uzun bir yol olduğunu saklamıyor.
Söyleşi kapanırken iki küçük cümle havada takılı kalıyor: “sağlığımız“ ve “aşktan kopmamamız.” İkisi de kısa. İkisi de bir ömürlük.
Berrak’ın hikâyesi “aidiyet”i tek bir noktaya sabitlemiyor. Tam tersine, aidiyetin bazen bir şehirden çok bir ritim olduğunu gösteriyor. Bazen “ev” dediğimiz yer, bir pasaporttan çok bir bedenin içindeki güven hissi. En büyük göçümüz, ülkeler arasında değil; insanın kendi içine doğru yaptığı göçtür.
Bu yüzden Berrak’la konuşurken, dinleyen taraf olarak bende şu duygu yükseliyor: Bu hayat, “pırıl pırıl” göründüğü kadar yara da taşıyor. Kendisi de bunu söylüyor: Nehir akar; bazen tıkanır, bazen taşar, bazen kirlenir, bazen kurur ama sonra tekrar yürür. Hayatın “akış” metaforu, romantik bir cümle olmaktan çıkıp gerçek bir gözleme dönüşüyor.
Tam bu noktada, bu ayın sayısına yakışan o küçük çıkarım beliriyor:
“Yer değiştirmek kader olabilir; ama yerleşmek bir seçimdir: önce bedenine, sonra hayata.”
Röportaj ve Editör: SEÇİL GÖKÇEOĞLU



